Duramayacak kadar hızlanmak -1

Duramayacak kadar hızlanmıştık. Hem de çok hızlanmıştık. Hiçbir zaman durmamız gerekmeyecekmiş gibi durmadan ilerliyorduk. Bir gün durmamız gerekebileceği ihtimalini aklımıza bile getirmek istemiyorduk ya da getiremiyorduk. Peki ama hangi konuda hızlanmıştık bu kadar? Nereye gidiyorduk ki bu kadar hevesle? Çok düşünmemize gerek yok bu konuda; biraz düşünsek yeter!

Hız denince aklınıza herhangi bir araçla yaptığımız hız mı geliyor? Sanırım öyle. Gerçekten de hız denince akla ilk olarak herhangi bir araç kullanırken devletin belirlediği hız seviyesine yakın olan ya da bu seviyenin üzerine çıkacak şekilde yaptığımız hız geliyor. Bu şekilde düşünmeye alıştık çünkü. Araç kullanırken hızımızı biraz arttırdığımız zaman hemen uyarıcı bir levha, trafik ışığı veya polis bize hatırlatıyordu belirlenen hız sınırının üzerine çıktığımızı. Biz de hızımızı azaltıyorduk hemen. Ya kendimizin ve diğer insanların canını tehlikeye atmak istemediğimiz için ya da ceza ödemek istemediğimiz için! Buraya kadar tamam ama mesele bununla bitmiyor! Trafikte bize “hızlı gittiğimizi“ hatırlatan uyarıcılar var ama duramayacak kadar hızlanmışsak hiçbir uyarıcı bize fayda sağlamaz, öyle değil mi? Ama mesele bununla da bitmiyor!  “Duramayacak kadar hızlandığımız“ o kadar çok alan var ki hayatın içinde!

Mesela “üretim“. Evet, üretiyorduk. Büyün dünya, ihtiyacı olan ve olmayan her şeyi üretiyordu. Durmadan üretiyordu. O kadar üretiyordu ki, elinde sürekli olarak fazla ürün kalıyordu. Bu ürünleri satmak için farklı pazarlar bulması gerekiyordu! Sonra bunun peşine düşüyordu. Ürettiği ürünleri satmak için sürekli olarak reklamlar yapıyordu; hatta bunun için savaşlar bile çıkarıyordu! Ülkeler arasındaki mesafeleri ortadan kaldırmak ve daha seri, daha kusursuz şekilde üretim yapabilmek için sürekli olarak teknolojisini geliştirmeye çalışıyordu. Bir de üretilen ürünlerin tüketilmesi vardı elbette! O kadar ürün, o kadar bilgi boş yere üretilmiş olamazdı! Boş yere olsa bile  “boş yere olmadığının kanıtlanması“ gerekiyordu. Aynı zamanda, insanların tüketime aç olması gerekiyordu bu ürünlerin satılması için. Bunun için de insanlar ya “aç hale getirildiler“ ya da zaten aç olanlar daha da  “acıktırıldılar“. Sonra da bütün insanlık attık kendimizi sokaklara! Eee, üretilen o kadar şeyin tüketilmesi gerekiyordu! Tükettik, tükettik, tükettik! Peki nerelerde ve neden tükettik bu ürünleri? Gerçekten tüketmeye ihtiyacımız olan ürünler vardı, onları tükettik mecburen. Ama gerçekten ihtiyacımız olmayan ama ihtiyacımız varmış gibi tükettiğimiz o kadar çok ürün vardı ki! Doymadık, doyamadık tüketmeye! Süsledik, püsledik kendimizi ve sokaklara attık! Gezdik, gezdik, gezdik… Eğlendik doyasıya! Çok hızlandık, çok! Tüketme hızımızı çok arttırdık. Bizi uyaranları da dinlemedik! Ne de olsa tüketmenin trafik ışığı ya da polis gibi “görünürde“ bir cezası yoktu. Ceza olmayınca  “duramayacak kadar hızlanabiliriz“ diye düşündük. Cezası yoktu ama uyarısı vardı! Kredi kartı limitini aştığımız zaman ay sonunda hesabımıza gelen faturaya bakınca fark ettik çok “hızlandığımızı“. Ama yine duramadık! Makyaj malzemeleri, gösterişli kıyafetler, parmakla sayamayacağımız kadar ayakkabı, tişört ve pantolon aldık, yığdık dolaplara! Geçtik karşısına dolabımızın ve buğulu gözlerle baktık dolabımıza. Ne kadar çok kıyafetimiz vardı! Ne güzeldi! Geliri daha da fazla olanlar arabalar aldı, evler aldı, villalar aldı, saraylar yaptırdı kendilerine! Bir tane araba kullanacak da olsak, bir tane eve oturacak da olsak aldık! Vazgeçemedik. Biriktirdik. Eğlenmeye hiç ara vermedik ama!  “Üç günlük dünya“ dedik; “bir daha mı geleceğiz dünyaya“ dedik. Gezdik, gezdik. Gezdiğimiz, gördüğümüz yerleri sosyal medya hesabımızda çarşaf çarşaf yayınladık! Aramızda sadece bunu yapabilmek için bile dışarı çıkanlar oldu! Aşk oyunları oynanıyordu her köşe başında bir de! Kızlar erkekleri, erkekler de kızları “tavlamaya“ çalışıyorlardı. O kadar kıyafet boşuna alınmış olamazdı; o kadar makyaj malzemesi boşuna alınmış olamazdı! Kızları “tavlamak“ için motorla ön kaldırarak gezen insanlar bile vardı sokaklarda! Ağzımızdan çıkan sözlerimiz de “duramayacak kadar hızlanmışlardı“. Düşünmeden ve çok hızlı konuşmaya başladık. Kafelerde, okulda, iş yerinde, durakta, parkta…! Her yerde dedikodular, ötekileştirmeler, küçük görmeler de duramayacak kadar hızlandı! Hem kalpleri kirlettik, hem de dillerimizi! Duramayacak kadar hızlanınca, bir şeylerin sonunu düşünmeyi unutunca, dillerimizi ve gönüllerimizi kirletmekle yetinmedik; aynı zamanda doğayı da kirlettik! Çevreyi, havayı da kirlettik. Bu davranışımızın bize pahalıya patlayabileceğini söyleyenler oldu. Durduk, kulak verdik onlara. “Acaba doğruyu söylüyor olabilirler mi“ diye düşündük. Bazen doğa da bize hatırlattı bu gerçeği! Ama yine duramadık, devam ettik! Savaş, şiddet ve kavga sayımızı da çok arttırdık. Bu konularda da   “duramayacak kadar“ hızlandık. Bir sözden, bir bakıştan, bir gülüşten, bir çatık kaştan kavgalar çıkarır olduk. Bekleyemezdik. Sorun hemen çözülmeliydi! Konuşmak, meseleyi konuşarak halletmek çok zaman alıyordu. Bize  “hızlı bir çözüm” gerekiyordu. Dövüşmeyi, birbirimizi öldürmeyi hızlı bir çözüm olarak gördük!  “Sorun halloldu“ diye düşündük. Bütün bunların hepsini ve daha fazlasını yaptık. Duramayacak kadar hızlandık! Ta ki “gözle görülemeyecek  kadar küçük bir virüs“ hayatımıza dahil olana kadar!  İstenmeyen misafir “koronavirüs“ duramayacak kadar hızlanan insanlığı tek hamlede durdurmayı başardı! Peki “duramayacak kadar hızlanan ama durmak zorunda kalan“ insanlık şimdi ne yapıyor? Onu da yarın konuşalım…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir