Karadeniz gezisine çıktım 3

Trabzon-Sürmene

Sürmene’den geçerken bir arkadaşımın “Orada mutlaka pide yiyin.” tavsiyesi üzerine meşhur pidesinden yedik. Tadı hafif ve lezzetliydi. Ben de size küçük bir tavsiye olsun. Sürmene’den geçerseniz mutlaka bir pide yiyin derim. Bir de bilindiği gibi Sürmene’de pideden daha meşhur olan bir şey varsa o da bıçağıdır. Görmeden ve almadan gitmek istemedik.

Trabzon-Uzungöl

Buraya geldiğimizde neredeyse kış havasıyla karşılaştık, hava yağmurlu ve sisliydi.  Geldiğimiz gibi gölü turlamak istedik. Üzerimize yanımızda bulunan en kalın giysilerimizi giyip konakladığımız yerden çıktık. Gölü turlamak için çeşitli vasıtalar var. Elektrikli bisiklet veya Atv gibi araçlar kiralayabiliyorsunuz. Biz, yağmurlu bir havada en güzel şeyin elimize kahvelerimizi alıp yürümek olduğuna karar verdik. Gölün etrafını bu şekilde yağmur sesi eşliğinde turladık. Göle bu havanın yakıştığını çok iyi gördüm. Sisin ağaçların içinden yükselme anını, derenin göle akarken oluşan o su sesiyle beraber izlemek oldukça huzur ve keyif veren anlardandı.

Ertesi gün hava açık olduğu için Uzungöl’ün tepe yamaçlarında bulunan bir restorana çıkıp gölü kuşbakışı izlemek istedik. Restorana kurulan salıncakta sallandık ve fotoğraflar çekildik. Sallanırken heyecan içinde bu yükseklikten manzara izlemek son derece heyecan vericiydi.  Gezi esnasında yapılması gereken ve unutulmayacak anılardan olacağını düşünüyorum.

Trabzon-Sultan Murat Yaylası

Bir arkadaşımızın tavsiyesiyle Sultan Murat Yaylası’na çıktık. Rakımı 2200 olduğu için fazlaca eğimli ve sisliydi. Hava sıcaklığı yaklaşık 10 dereceydi. İlk defa Temmuz ayında bu kadar soğuk bir havaya şahit olduk.  Fakat oldukça güzel manzaralarla karşılaştık, bulutları izledik.

Yaylaya Sultan Murat adının verilmesinin sebebi  IV.Murat’ın 1635 yılında İran seferinden dönerken ordusuyla burada Cuma namazını kılmış olması ve beş gün konaklamış olması.

Rize-Çayeli

Çay sezonuna denk gelmiş olmamız beni çok mutlu etti. Çay tarlalarında çayların toplanışını izlemek benim hayalimdi. Hem izleme hem de çay tarlalarını gezme fırsatımız oldu. Bilhassa çayı da buradan almak istedik. Çay alışverişi esnasında esnaflar bize bir çay türü hakkında bilgi verdi. Elekaltı çayının, en güzel çay olduğunu söylediler. Sınırlı üretim yapıldığı için bulunması biraz zor olsa da çay alacağınız zaman muhakkak sorun derim.

Rize-Ayder Yaylası

Çok uzun zamandır bu yaylayı sürekli duyar merak ederdim. Güzelliğini kimse öve öve bitiremezdi. Fakat gittiğimizde anlatılanlarla aynı hali bulamadığımda hayal kırıklığı yaşadım ve bu durum için bir hayli üzüldüm. Onlarca otel, restoran, hediyelik dükkan vs. birçok işletmeler vardı. Bizim gittiğimiz esnada yapılan alt yapı ve yol çalışması yaylanın içini çok daha karmaşık bir hale getirmişti. Karadeniz’de birbirinden güzel yaylalar varken ve hala doğallığını koruyorken tamamen ticarethane haline getirilmiş bir yer görmek istemezdim.  Önceki halinin, yörede şarkılara bile konu olduğu hatta bir Horon Havasında  “Ayder’i görmeyen demesin yaşıyorum” dediğinden anlıyorum güzelliğini.  Fakat çoğu güzel yer gibi, güzel olanı tüketme hırsımızla ve artan bir hızla tüketmeye devam ediyoruz.

Gelintülü Şelalesi

Yaylanın içerisinde bulunan ve yüzlerce metre yukarıdan süzüle süzüle dökülen, etrafının yemyeşil ağaçlarla kaplı olduğu ve aynı zamanda gökyüzündeki bulutlarla beraber izlediğimiz harika bir görseldi.  Suyun akan halini gelintülüne benzettikleri için bu ismi vermişler. Güzelliğinden ötürü oldukça yakışan bir isim olmuş. İzlemeye doyamadım. Sadece bu şelaleyi izlemek için bile Ayder’e gitmeye değer.

Rize/Ardeşen- Yeniyol (Oce) Köyü

Buraya bir tanıdığımızın ziyareti için uğradık. Çay tarlalarını, denizi ve şehri kuşbakışı izleyebildiğimiz sımsıcak sohbetle karşılandığımız bir yerdi. Toprağında çeşit çeşit meyvelerin yetiştiği, her yanı yemyeşil, tertemiz ve manzarasının doyulamayan bir yer. Normalde köye dışarıdan bir misafir geldiğinde herkes toplanır tulumlar çalınıp, horonlar oynanırmış. Fakat çay hasadında olunduğu için köydeki çoğu insan tarlasına gitmiş. Öyle samimi bir köy ki ben böyle bir misafir karşılamayı daha önce hiçbir yerde görmedim. Edilen sohbet, gösterilen samimi ilgi bize fazlasıyla yetti. Bir sonraki sefere geldiğimizde muhakkak kalacağız diye sözleştik. Oradan aynı samimiye ve sevgiyle uğurlandık.

 

 

Artvin-Çifte Köprü

Mençuna Şelalesine giderken yolda karşımıza çıkan birbirinin aynısı ve birbirinden güzel iki tane köprü. 18.yy.dan Osmanlı zamanından kaldığı biliniyor. Çok iyi muhafaza edilmiş gayet sağlam görünüyor. İki köprünün altından geçen iki farklı dere tam da orada buluşup beraber akmaya başlıyorlar. Yoldan geçerken onun için durup uzun uzun izlemek istedik. Köprülerin etrafı işletme açısından henüz boğulmamış, mütevazı bir restoran ve bir tane çay bahçesi bulunuyor. Güzelliğine doyamadığımız ve daha fazla izleyebilmek için yemek ve kahve vaktimizi burada geçirdik. Dereler öyle gürül gürül akıyor ki yanınızdaki insanın sesini duymakta güçlük çekiyorsunuz. Sonra pes edip tamamen suyun sesine kulak veriyorsunuz. Dinlemeye de izlemeye de doyulamayacak bir yer.

Artvin-Mençuna Şelalesi 

Mençuna, Çifte Köprü’nün yakının da bulunuyor. Fakat bunun için epey bir yamaç tırmanmanız gerekiyor ve maalesef ki araçla değil yürüyerek. Ortalama 20-25 dakika süren yürüyüşümüzde yer yer yürümekte zorlandık. Henüz yağmurun yeni yağmasıyla oluşan çamurlu kaygan zemin yolun yarısından acaba geri mi dönsek dedirtti. Fakat yol bittiğinde karşılaştığımız o manzara bu yolu birkaç kez daha yürüyebilmemize bile sebep olabilir. Ormanın içine saklanmış küçük bir cennet gibi. Kocaman bir şelale, hızla dökülürken de yere çarptığında da yağmur yağar gibi yağıyor etrafa. Sesi çağlıyor adeta. Islanmak isteğiyle daha da yakına yakınlaşıyor insanlar. Görkemini karşıdan izlemekten çok daha büyüleyici. O yolu tırmanmak için enerjiniz varsa ve doğal oluşum harikalarına meraklıysanız kesinlikle görmeniz gereken yerlerden biri diyebilirim.

Artvin-Karagöl

Öncelikle Artvin’de iki tane Karagöl bulunduğunu söylemeliyim. Biri Şavşat’, diğeri Borkça’ya bağlı. Bizim gittiğimiz Borçka’ya bağlı olan. Gidiş yolu Karadeniz geneli gibi dar ve uçurumlu yollardan oluşuyor. Fakat varıldığında karşılaşılan güzellik yollarda zorlanmaya kesinlikle değer. Vardığımızda akşamüstü saatleriydi. Gayet sakindi, gayet az insan vardı. Gölün üzerinde kurulan tahta iskeleye sandalyelerimizi kurup oturduk. Yeşilin bütün tonlarının bir araya toplandığı, birlikte ahenk içinde olduğu, suyun üzerinde ağaçların ayna gibi yansıdığı, bazen sislerin kapatmasıyla çok ayrı bir görsele dönüştüğü yer burası. Sessiz, huzurlu dinleneceğiniz en güzel yerlerden.

                                                         

Veda vakti geldiğinde içimde hem sevinç ve hem de hüzün vardı. Karadeniz’e doyamamanın hüznü, kalbimde kocaman yer eden, birbirinden güzel birçok unutulmayacak anlarla dönebilmenin sevinci…

Bir yanda mavi, bir yanda yeşil. Yeşil ama gözünüzle gördüğünüzde anlayacağınız yeşilden. Zamanlı zamansız basan kocaman dağları bir anda yok eden sisler Karadeniz’in en özel anlarından. Bir sohbette karşılaştığımız bir tur rehberi şöyle demişti: “Karadeniz’de bir bardak çay içene kadar dört mevsimi yaşarsınız.” diye. Havanın değişkenliğini çok güzel özetlemişti.  Muhakkak yolun bir tarafında gelene gidene her zaman yarenlik eden, yolcuğu daha da harika hale getiren birbirinden güzel dereleriyle yolların bitmesini asla istemedim. Karadeniz insanı böyle güzel olmasa bunlar bu kadar güzel görünmezdi elbette. Birçok hoş ve eğlenceli sohbetlere şahit olduk.  Sohbetlerindeki samimiyet yıllardır tanışıyormuş gibi. Kendimizi hiç yabancı hissetmedik. Her şey, herkes olduğu gibi, ne sahte ne de gösterişli. Baştan sona kısaca her şey rüya gibiydi.

Gönül bağı kurduğumuz birçok anıyla geri döndük. Dilerim daha birçok anılarımız, birçok anılarınız olsun.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir