“Aklımda tüm şiirleriyle Nazım… Aklımda tüm geceleriyle Prag… Kafka’nın yakasını bırakmayan şehir… Aşk için bize biraz Prag lazım…” demiştim ve “Savoy ve Slavia Kafka’nın izlerini taşır. İki Çek birası Prag’ın gece hayatıdır…” diye eklemiştim. Slavia’da randevum vardı. Nazım’dan bir şiir okuyup dönecektim.
Václav Havel Havalimanı’na varınca Prag’ta olduğumu anladım. Şehre başlama noktasındaydım…
PID Lítačka kartla önce otobüs sonra Nádraží Veleslavín derken şehir merkezine vardım. Bir şehre ilk varışın heyecanını bir kez daha yaşadım. Otele girdiğimde (aynaları ve tabloyu gördüğümde) öğle zamanlarıydı. Çıktığımda sıcaklık 26 santigrattı. Eski Şehir Meydanı’nı Aperol ile selamladım. Sıcak, çok sıcak bir Prag salısına böyle başladım.
Hikayesi olan 600 yıllık mistik bir saate rastladım. Bu saatin etrafında her saat başında törensel bir hareketin fotoğrafı oluşuyor. Bir dakikalık zaman yolculuğunda herkes doğru zamanı arıyor. Hanus Usta’nın eseri; efsanesiyle, mesajlarıyla, durmadan çalışmasıyla günümüz insanının vardığı dijital dünyaya analog bir duraksatma yaşatıyor.
Matej Kren enstalasyonu olan Municipal Library Of Prague için sıramı aldığımda saat on beş otuz / on altı arasıydı. (Old Town bölgesindeki Prag Belediye Kütüphane’sinde bulunan SONSUZ KİTAP KULESİ 8000 kitaptan oluşuyor ve içindeki aynalar sayesinde bir sonsuzluk illüzyonu yaratıyor)… Yapay zeka bilgisi böyle. Kulenin sonsuzluğuna hayran kaldım. Kütüphanenin kapısında sıcağa rağmen bekleyişimi anımsıyorum. Kuleye hayranlığımı kanıksamak ve biraz da ferahlamak için kütüphanenin kafesinde sójový suk yedim ve pflaume kardamom içtim. Dışarıya çıktığımda sıra beklediğim yerlere gölge gelmişti.
Şehirde rastgele dolaştım. Little Chimney’in sunduğu Trdelnik tatlısının tadına baktım. Akşam 8 civarında Kampa Park’taydım. Burada keşfedilecek çok şey var. Tarihi değirmen tekerleği durmadan dönüyor. Velkopřevorský Mlýn’e bir gün mutlaka uğramalıyım. Bir bardak bira eşliğinde manzaralar, oturmak için can atılacak mekanlar, her yandaki iyi duygular, suya karışan bakışlar, ağaçlar, otlar, başlangıçlar…
Lennon Duvarı herkesin hayalindeki dünya kadar. Duvarların olmadığı bir dünya hayal ediyorum. Duvara ve elbette ağaçlara dokunuyorum. Duvarın kenarında yürüyorum, zaman geçiriyorum. Bu duvarın anlamını bilmiyorum. Benim için burada olmak sahici bir duruş. Kendi ritüelime aşığım. Çünkü Lennon’un söylediği şarkılar yeni bir dünya kuruyor.
Sabah akşam uğradığım Charles Köprüsü’nde 30 heykel saydım. Köprünün iki tarafındaki Vltava Nehri manzaraları doyumsuz. Eski Şehir’den kale bölgesine uzanan tarihi bir yürüyüşün içine giriyorum. Bazı heykellere dokunmakla ilgili ritüellere gülümsüyorum. Köprüdeki müzisyenler ve ressamlar burayı bir yaşam alanına dönüştürmüş. Herkes gibi ben de kendi yürüyüş hikayemi yazarken buranın ihtişamına hayran kalıyorum.
Mala Strana’daki Vinárna Čertovka ikonik bir mevzu. Geceye doğru burayı keşfediyorum. Dünyanın en dar sokağının mizahı şehre tebessüm katıyor. Bu küçük bir oyun. İnsan bu sokaktan birkaç kez inip çıkmak istiyor. Bu oyunu oynuyorum.
Cafe Slavia için özel bir yazı yazmalıyım. Buraya ilk gittiğimde şarap içtim ve Sacher Cake yedim. İkinci kez gittiğimde ise Slavia Nehri’ni ve Lejyonerler Köprüsü’nü gören bir manzarada içtiğim konyaklı lungonun verdiği duygu tarifsiz. Nazım’ın 70 yıl önce sık sık bu kafeye uğradığını bilmenin verdiği devrimci hisler Vaclav Svejdar’ın piyanosundan çıkan seslere karışıyor. Bir cafe noisette anlamının dışına taşıyor. Lejyoneler Köprüsün’de Nazım’dan beş dize okuyorum. Köprünün başındaki Claudia Coffee’yi de duygularıma dahil ediyorum.
Kafka Müzesi’ni ve Kafka’nın mekanlarını da yazmalıyım. “Anımsa dostum, böceksin…”diye yazmıştım bir yazımda… Kafamdaki DÖNÜŞÜM hikayesiyle müzeyi gezdim. Müzenin bahçesindeki “İŞEYEN ADAMLAR” David Černý’in insanları eğlendiren ironik ve provokatif bir eylemi olmalı… Şehirdeki KAFKA KAFASI ve elleri ve kafası olmayan bir adamın omuzlarındaki KAFKA yapıtı da aynı sanatçının bir eseri. Karamsar bir kafanın açık hava aydınlığında sergilenişi belki de yaman bir çelişki. Oysa Kafka Müzesi’ndeki ışıksızlık yazarın ruh haline daha yakındı. Bu karamsarlığı sorgulayamam, çünkü Milena’ya mektuplar bir aşksızlığın hikayesidir.
Cafe SAVOY elbette saygıyı ve sevgiyi hak ediyor. İçine de dışına da bakmaya doyamıyorum. Sadece irish coffee içiyorum ve Savoy kekinin tadına bakıyorum ama yaşadığım duygu ve geçirdiğim bir saatlik zaman tarihe ve edebiyata, Kafka’ya ve Nazım’a ve Savoy’un etkileyici mimarisine bir hayranlık ritüeline dönüşüyor.
Her sokakta oturmalar ve konuşmalar, şehrin içinde bulunmalar, nehirdeki sular ve parklar, biralar ve biralar. Dans eden bina, meydanlar, köprüler, heykeller, serinleten fıskiyeler, su içilebilen çeşmeler, nostaljik kırmızı tramvaylar ve manzaralar. İçecekler, müzisyenler ve köprü ressamları, Depeche Mode efsanesi; Pilsner Urquell, Staropramen, Kozel, Bernard, Budvar biraları; sürekli karnımızı doyuran Bageterie Boulevard… Yediğimiz KOLONADA gofret, Studentská çikolatası, Koláč tatlısı, gizemli bir çay, cold brew lemon sour, espresso cherry tonic, nehir kenarındaki kunduzlar, emekleyen bebek heykelleri, meydanlar, sabahlar, akşamlar, mükemmeler kahvaltılar, dokunduğum ağaçlar, bulvarlar, caddeler, tesadüfen rastladığım kahveciler… Erikli yiyecekler ve içecekler…
Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer eski kent meydanı oluyor. Bir sabah meydandaki heykelin basamaklarında oturuyorum. Meydandaki kahvecide iki dost kazanıyorum. Her etkileşim beni şehre daha çok dahil ediyor. Prag güzel, karakterli ve dengeli bir şehir. Şehrin ritmine karışıyorum.
Havadaki Freud kuklası yalnızlığımın tarifi değil ama tarifsiz duygular veriyor. Başka bir yerde anolog fotoğraf çeken bir otomatın sıcaklığı insanlığın bu havada kalmış halini dengeliyor.
Charles Köprüsü paralelindeki Manes Köprüsü’nden tesadüfen geçiyorum. Vltava Nehri gene kendi şiirini yazıyor. Romantik bir ressamın Astronomik Saat Kulesi’ndeki kalenderyumu her gün izlenenen bir eser olmuş. Josefina tablosunu notlarım arasına alıyorum. Prag’ta ressam Manes’i de tanıyorum.
Prag’ta CUBA LIBRE çok tüketiliyor. Kola ve rom birlikteliğinin ve bu şehirdeki rom aşkının ayrı hikayeleri var. Hikayeleri seviyorum.
Tümüyle taş döşeli yollarda dolaşmak ayaklarımın alışık olmadığı küçük bir maceraya dönüşüyor.
Jelinkova’da, sokakta ayaküstü bira içmek mümkün. Zaten bu şehirde her yerde bira içmek mümkün. Cafe Louvre, Lucerna Cafe, (A)VOID CAFE, FAT CAT BEERHOUSE, bira müzesi ve bira tadımları, Špejle, Cafe Imperial, Lucerna Cafe, Cafe Kafka, Strahov Kütüphanesi, MUCHA MUSEUM, Slavia’nın karşısındaki Ulusal Tiyatro, klasik arabayla şehir turu ve vapurla Vltava gezisi ve Prag Kalesi başka zamana kalıyor…
Yazıyı burada bitiriyorum. Bercherovka tadında bir yazı oldu. David Černý’e selam olsun. Černý ve alkol bu şehrin her yanında dolaşıyor. Şehrin; geçmişi, bugünü ve geleceği dengeleyen hareketinde zamanları harmanlayan bir frekans yakalıyorum. Bir şiir, bir şarkı tam buradan başlıyor. Becherovkalı lungo Prag menülerine eklenmeli diye düşünüyorum. Prag; Santana ve Gipsy King müzikleri eşliğinde yaşanacak bir şehir. BOZKOV ya da BECHEROVKA ya da BETON içeceği, Çek viskisi, erik brendisi. Bu şehrin karışık ritmiyle hepsi güzel.
Son gün şehrin sevdiğim yanlarında biraz daha dolaşıyorum.
Şehirden biraz ilham alıyorum, şehre kendi izlerimi bırakıyorum.
Nádraží Veleslavín hattıyla Prag’tan ayrılıyorum…
(Bu yazımı okurken Bella Ciao’nun Goran Bregoviç versiyonunu dinlemek güzel olabilir.)