Mükemmelliyetçilik çıkmazında ‘ihtişamlı bir sıradanlık’

Önceki yazımın sonlarına doğru, “sosyal medyanın belli mükemmellik standartları ortaya koyduğundan,  ‘bazı insanların’ toplumda bir yer edinebilmek ve kendilerinin değerli ve önemli olduklarını ‘kendilerine ispatlamak için’ sosyal medyanın mükemmellik standartlarına uymaya çalıştıklarından, kısacası ‘sosyal medyayı bir ayna olarak kullandıklarından’“ söz etmiştim. Şimdi, bu mükemmellik standartlarını sadece sosyal medyanın koymadığından; aile, okul, işverenler ve yakın ilişkilerde bulunduğumuz kişiler başta olmak üzere çok daha geniş bir insan topluluğu tarafından “bilinçli ya da bilinçsiz olarak” diğer insanlara benimsetilmeye çalışıldığından bahsedeceğim.

Mükemmeli arayan insanlar, genel olarak “mükemmelliyetçi kişiler” olarak anılırlar. Bu insanların düşünce yapısı sürekli olarak “en mükemmel, en sorunsuz, en gösterişli olanı arama” üzerine kuruludur. Bir şeyin ihtişamlı sayılabilmesi için öne çıkarılan kıstas “en” kıstasıdır. Günümüz dünyasında oldukça sık karşılaştığımız “en” sözcüğünü hayat felsefelerinin temel kelimesi olarak kabul eden insanların zihin dünyalarının arka plânına bakıldığında çok daha başka meselelerle karşılaşırız. Kimi zaman insanların “En sevmediğim özelliğim.” dediği, kimi zaman da “başarılı olmak isteyen herkesin benimsemesi gereken bir düşünce şekli” olarak öne çıkarılan ‘mükemmelliyetçiliğin’ köklerinin çocukluk yıllarımızda ve yetiştirilme şeklimizde olduğunu düşünüyorum.

Her annenin ve babanın aynı düşünce yapısında olduğunu söyleyemesem de “mükemmelliyetçi düşünce yapısının” birçok insanın zihnine kök saldığını düşünüyorum. ‘Mükemmelliyetçi ebeveynlerin’ zihin dünyalarının belli bir düzende işlediğine şahit oluruz. “Biz anne babalarımızdan böyle gördük.” cümlesiyle çocuk yetiştirme anlayışlarını özetleyen ‘bazı’ anne ve babalar, çocuklarını da ‘gördükleri şekilde’ yetiştirmeye çalışıyorlar. Çoğu zaman da gördüklerini uygulamanın doğru olduğunu düşündüklerine şahit oluruz.

İlk olarak, bu anne ve babaların “çocuklarını sevme biçimleri”nde birtakım sıkıntılar olduğunu söyleyebilirim. Çocuklarını severler. Belki çok severler. Belki onlar için canlarını bile verirler. Meselemiz bu değil. Çocuklarını çok sevmeleri ile onları yetiştirirken yanlışlar yapmaları farklı şeyler. ‘Yanlışlar yapmaları’, bu yanlışları bilerek ve isteyerek yaptıkları ya da çocuklarını sevmedikleri anlamına gelmez. Çok seviyor olabilirler ama aynı zamanda “yanlış seviyor da” olabilirler! Yanlış sevince de çok sevmenin bir anlamı kalmayabilir!

Bu anne ve babaların sevme biçimi “koşullu sevme”dir. Bu şekilde seven anne ve babalar; çocukları ebeveynlerinin istediği şekilde davranırlarsa, onların sözünden dışarı çıkmazlarsa, kısacası kayıtsız ve şartsız onlara itaat ederlerse çocuklarını severler. Bir bakın etrafınıza, bunun birçok örneğini göreceksiniz! Ebeveyninin istediğini yapmadı diye “polislere verilmekle, bulundukları yerde bırakılmakla, terk edilmekle, akşama babasına şikâyet edilmekle” tehdit edilen birçok çocuğun olduğunu görecekseniz ya da belki siz de aynı davranışlara maruz kaldığınızı hatırlayacaksınız!

Düşünsenize, küçücük bir çocuk tehdit ediliyor; hem de ebeveyni tarafından! En çok güvenmesi gerektiği söylenen, öyle söylendiği için ‘en çok ona güvenmesi gerektiğine inanan ya da inanmak isteyen’ küçük bir çocuk, “en çok güvendiği tarafından” tehdit ediliyor! Bir başkası küçücük çocuğunu tehdit etse belki de yeri göğü inletecek “bazı ebeveynler”, bizzat kendi çocuklarını tehdit ediyor! “Bunu yaparsan seni severim, yapmazsan çeker giderim!” Bu mantığın ‘çocuk yetiştirirken benimsedikleri temel mantık’ olduğunu bir düşünün isterseniz! Düşünsenize, sürekli böyle bir durumla karşılaşan bir çocuk ne düşünür! Ben söyleyeyim, kendisine “onu en çok ebeveynlerinin sevdiği ve onlara güvenmesi gerektiği söylenen çocuk”, hataların hepsini kendisinde aramaya başlayacaktır! “Ben böyle yaparsam beni severler.” şeklinde düşünmeye başlayacaktır! “Anne ve babasının onun kötülüğünü istemeyeceği” sözleriyle büyütülen çocuk, “anne ve babası tarafından sevilebilmek için, onların sevgisinden mahrum kalmamak için” onların sözünden dışarı çıkmamaya başlayacaktır. Hoşuna gitse de gitmese de!

Anne ve babası bir hatası yüzünden çocuğa kızdığı zaman çocuk, bir taraftan “Bana kızıyorlar, bana olan sevgileri azalıyor ve bunun sebebi benim.”; diğer taraftan “Ben değerli biri olsaydım beni severlerdi.” şeklinde düşünceler geliştirmeye başlayacaktır. Çünkü “anne ve babasına toz konduramayacaktır”! Mükemmelliyetçi anne ve babaların koşullu sevgileri çocuğun “benlik algısını da koşullu hale getirecektir”! Birileri çocuğu eleştirdiği zaman bu çocuk hakkını savunamamaya başlayacaktır, haklı olsa bile! Çünkü, ‘kendisini değersiz hisseden bir çocuk’ bütün eleştirileri hak ettiğini düşünmeye başlayacaktır ya da ‘eleştirilme ihtimali gördüğü’ bir yerden hemen kaçmak isteyecektir! Hatta, ilerleyen dönemlerde, “eleştirilmemek için eleştirmemeye”, yani “fikirlerini belirtmemeye” başlayacaktır! “Eleştiriliyorum, çünkü değersizim.” düşüncesi zihnine yerleşecektir. Tahmin edin bundan sonra ne olur? Ne olacak, bu çocuk “başkalarının söylediklerine, söylemediklerine, onayladıklarına ve onaylamadıklarına bağımlı bir insan” haline gelmeye başlayacaktır! Eleştirilmek, onun zihin dünyasında “sevilmemek olarak kodlandığı için” eleştirilmemek için ya herkesten kaçacaktır ya da “Mükemmel olayım ki kimse beni eleştiremesin.” mantığını kullanmaya başlayacaktır!

Mükemmelliyetçi ebeveynlerin bu davranışları aslında çok daha geniş bir çerçeveden değerlendirilebilir. Çok büyük ihtimalle bu anne ve babalar da kötü bir çocukluk geçirmişlerdir. Yok sayılmışlardır, değersiz hissetmişlerdir, tehdit edilmişlerdir. Sonuç olarak bu kişilik yapısı benliklerine sirayet etmiştir. “Hayatı siyah ve beyazdan ibaret olarak görmeye” başlamışlardır. Çünkü, ebeveynlerinin istediği çoğu şeyi yapmalarına rağmen “yapmadıkları ya da yapamadıkları” birkaç şey yüzünden sevgiden mahrum bırakılmışlardır! Yaptıkları ‘küçücük bir yanlışa’ da ‘çok büyük’ yanlışa da “çok büyük tepkiler verilen” bir çocuğun dengesi bozulmuştur, nasıl davranması gerektiğini bilememeye başlamıştır. Her şeyi ve herkesi “siyah ve beyaz bakış açısından” değerlendirmeye başlamışlardır. Karşılarındaki insan, ‘onlara göre iyi bir şey yaptığı zaman’ o insanı hemen ‘iyi insan’ kategorisine almaya, tek bir kötü davranışında da ‘kötü insan’ kategorisine almaya başlamışlardır. Düşünsenize, tek bir doğru ya da tek bir yanlış, bir insanı bir gün melek yapabilirken ertesi gün şeytan yapmaya yetiyor! Sürekli “bir uçtan diğerine” gezmeye başlıyorsunuz!

Bu insanlar tahammülsüz olmaya başlamışlardır. En ufacık bir hatayı bile “gelecek diğer hataların işaret fişeği olarak” değerlendirmeye başlamışlardır! Mükemmelliyetçi düşünce yapısı onları “sürekli kaygılı bir halde” tutmaya yetecektir. Düşünsenize, mükemmelliyetçi insanlar “hem kendilerine hem de karşılarındaki insanlara ‘hata yapma fırsatı’” vermeyeceklerdir! “Hep daha iyisi olsun.” mantığını benimseyen bu insanların “derin bir tatminsizlik” yaşadıklarını söylememe gerek yok zaten! Sadece başkalarına karşı davranışlarında değil, kendilerine karşı davranışlarında da böyledirler. Birçok olumlu davranışta bulunmalarına rağmen, “tek bir olumsuz davranışlarında” kendilerini acımasızca eleştirirler. Kendisine böyle davranan birinin diğer insanlara şans verme konusunda elbette cömert olması beklenemez. Sürekli olarak “olumlu şeyler olumsuz şeylerin gölgesinde kalmaya” mahkûm olur. Karşılarındaki insanların iyi niyetleri, çabalamaları ve birçok davranışları “tek bir olumsuz davranışlarıyla” silinip atılıyor gibi olur! Bütün iyi niyetlerinin tek bir olumsuz davranış sebebiyle yok sayıldığını gören insanlar da ister istemez duygusal olarak kendilerini yıpranmış hissedeceklerdir. Çünkü, karşılarındaki insanın “kafasında bir şablon vardır” ve sizden sürekli olarak o şablona göre davranmanızı bekliyordur!

Bu şablondaki standartlar için aslında “gerçekçi olmayan yüksek standartlar” diyebiliriz. Mükemmelliyetçi insanlarda “sınır olmadığı için” standartlar hep yükselir, sabit kalamaz. Çünkü, mükemmelin ne olduğu konusunda tek bir bakış açısı yoktur, kişiden kişiye değişir. “Gerçekçi olmayan yüksek standartlar” kavramının anlamını Nuri Bilge Ceylan’ın 2014 tarihli “Kış Uykusu” filmindeki ‘Aydın’ adlı karakterin söylediği, “Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak; sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak. Bana biraz haksızlık etmiyor musun?” şeklindeki sözlerle daha iyi kavrayabiliriz aslında.

Mükemmelliğe giden yolda “ucu bucağı belli olmayan” standartları hem kendimiz için hem de başkaları için koyuyoruz ve bu standartların gerçek hayatta “gerçekleşmesi” için ister istemez otoriterleşiyoruz! Her şeyi kontrol etme isteği, “en küçük eleştirilme ihtimallerine bile dikkat kesilme”, en küçük şakayı bile “benliğimize yöneltilmiş gizli bir hakaret olarak algılama” davranışlarını sergilemeye başlıyoruz. Bütün bunların sonucunda da bizi kapıda “yalnızlaşma” bekliyor!

Bu yalnızlaşma, hedeflerimize ulaşma noktasında “verimli” olabilir ama “mükemmelliyetçi insanlar için çoğu kez “verimsiz bir yalnızlaşma” olacağını düşünüyorum. Çünkü, yalnızlaştıkça diğer insanlara “katı standartlarımızı dayatma sıklığımız” azalır ama kendimizi mükemmelliyetçilikten kolay kolay kurtaramayacağımız ve kendimizle baş başa kalma sıklığımız artacağı için bu sefer bu standartları belki de kendimize daha çok dayatmaya başlarız! Ne yaparsak yapalım olmadığını ya da olmayacağını düşünmeye başlayabiliriz. Bu düşünce ortaya çıktıktan sonra belki de iki temel seçenek belirir önümüzde: “Mükemmele ulaşma yolculuğumuzda bıkmadan çalışmaya devam etmek” ve “Mükemmel olmayacaksa hiç olmasın.” diyerek bir kenara oturup kendimizi hayatın akışına bırakmak.

Bütün bunlara bakarak bu düşünce yapısına sahip ebeveynlerin çocuklarının da ister istemez onlara benzeyeceğini söylemek abartılı olmaz herhalde. İlk çocukluğunu bu şekilde geçiren ve okula başlayan çocuk, burada da yine benzer bir düşünce yapısı ile karşılaşacaktır. Okulda da sürekli olarak “doğruları ve yanlışlarına bakılarak sınıflandırılan çocuklar”, aileleri mükemmelliyetçi olmasa bile mükemmelliyetçilik ile okulda tanışacaklardır. Okulda da “başarılı ya da başarısız”, “yetenekli ya da yeteneksiz” olarak sınıflandırılır çocuklar. Her ne kadar mükemmelliyetçi olmayan bazı öğretmenler olsa da “sistem mükemmelliyetçi olduğu için” bu öğretmenler de oldukça zorlanacaklardır. Mükemmelliyetçi ailede yetişen çocuk, bir de mükemmelliyetçi bir okulda okumaya başlayınca ister istemez “mükemmelliyetçiliğin normal bir şey olduğunu düşünmeye” başlayacaktır. Çocukları derslerinde ‘başarılı olmaları koşuluyla’ takdir eden, küçücük yanlışlarında sınıfın ortasında rezil eden, çocukların duygularını görmezden gelerek onlara kendi katı standartlarını dayatan bir öğretmen varsa okulda, o çocuklar ailelerinde edindikleri “düşünce şemasını” devam ettireceklerdir! Üstelik, bu düşünce şemasıyla hem “iş hayatında” hem de “arkadaşlık ilişkilerinde” sıklıkla karşılaşmaya devam edeceklerdir!

Bu çocukların “hayatta var olabilmek için” çok da fazla seçenekleri olmayacaktır! Ya ‘toplum tarafından dışlanmamak için’ onların istedikleri gibi davranacaklardır ya da kendilerine ‘sahte bir benlik’ inşa edeceklerdir. (*Sahte benlik inşa etme meselesi ile ilgili olarak yapacağım çıkarımların bir kısmı şimdiye kadar ‘okuduklarıma’, bir kısmı da ‘kendi çıkarımlara’ dayandığı için yazdığım her şeyi kesin doğru olarak kabul etmemeniz mantıklı olur, zaten kesin doğru oldukları gibi bir iddiam da yok. Ben sadece bu konu hakkında düşündüklerimi yazıyorum, bir nevi ‘sesli düşünüyorum’ diyebilirim. Siz de farklı kaynaklardan araştırmalar yaparsanız daha bütünlüklü bilgilere ulaşabilirsiniz.*)

Bu çocukların ‘sahte benlik inşa etme’lerinin sebebinin aslında “kendilerini savunma mekanizması” olduğu söylenebilir. Yok sayılan, değersiz ve yetersiz hissettirilen, aşağılanan, takdir edilmeyen bir insanın hayatta kalmak için “inşa etmek zorunda kaldığı” bir savunma mekanizması! Mükemmelliyetçi bir ailede yetişen ve bu sahte benliği kurmak zorunda kalan insanın temel motivasyonunun “değersiz ve yetersiz hissetmesine neden olabilecek her şeyin önünü kesmek” olacağını düşünüyorum. O kadar çok değersiz hissetmiştir ki artık buna tahammülü kalmamıştır. Belki de bu sebepten dolayı “eleştirilmemek için eleştirmemek” yerine, “eleştirilmemek için eleştirmek” yolunu seçmiştir. Pasif olmak yerine agresif olma yolunu seçmiştir! Belki de ‘kendisini eleştirme ihtimali olduğunu düşündüğü’ insanları eleştirme sebebi budur. Karşısındaki insanlar onu eleştirmeden ya da eleştirdikleri anda o da karşıdakileri eleştirir. Belki de, “Sizin benden daha çok eleştirilecek noktalarınız var.” diyerek kendisine yöneltilecek eleştirileri ‘etkisizleştirmeye’ çalışıyordur.

Dışarıdan oldukça özgüvenli, gösterişli ve kusursuz gözükmeye çalışırlar. Belki bu davranışlarının sebebi de, “Böyle kusursuz birini eleştiremezsiniz, küçük göremezsiniz; isterseniz bir deneyin!” mesajını vermektir. Belki de ‘kırılgan özgüvenleri’ zedelenmesin diye “olduklarından daha ihtişamlı” gözükmeye çalışıyorlardır. Yeteneklerini ve yaptıklarını abartarak anlatmayı deneyebilirler. Bunun sebebinin de “karşılarındaki insanların kendilerini ondan aşağıda hissetmelerini sağlama isteği” olabileceğini söyleyebiliriz.

Bir hata yaptıklarında genellikle “hatalarını kabul etmeme” yolunu seçeceklerini düşünüyorum. Bunun sebebinin, hatalarını kabul ederlerse “eleştirilmek için karşı tarafa koz vermiş olacaklarını” düşünmeleri olduğunu söyleyebilirim. Hatalarını kabul etmezler; etseler bile hatalarının karşı tarafın hatalarından ya da başka bir sebepten kaynaklandığını söylerler. Böylelikle hata yapmalarını mantıklı hale getirirler. “Eleştirin ama sadece beni eleştirmeyin.” demek isterler belki de. Ancak, hatasını kabul etmemek için “bütün suçu karşı tarafa atma” yolunu da seçebilir.

Evet, sahte benlik oluşturma meselesinin temel mantığı bu şekilde. Bence son bir yol daha var bu çocukların önünde. Toplumun genel kabullerinden sıyrılarak ve aynı zamanda sahte de olmayan “gerçek bir benlik” inşa etmek. Toplum bu gerçek benliği “sıradan” olarak görse bile, bu gerçek benliğin sahibinin “asıl ihtişamın sıradanlık olduğunu” düşünebilecek ve diğerlerine karşı bu düşüncesini savunabilecek cesarette olması gerekir.

Bu son yolu seçmek yerine ilk iki yolu seçen insanlar korku içerisinde olacaklardır. Elbette bütün insanlar birçok şeyden korkabilir. Ancak, topluma uyum sağlamak ve “toplumun gözünden düşmemek” isteyen insanların korkuları ile “sahte bir benliğe sahip olan insanın bu benliğin sahte olduğunu insanlardan gizlemeye çalışırken” duyduğu korku benzerken; gerçek benliğini diğer insanlara karşı korumaya ve savunmaya çalışan insanın duyduğu korku farklı bir korkudur. Bu farklı korkuların yanı sıra “çok daha farklı korku biçimleri” de vardır. Onları da sonraki yazıda konuşalım…