Hep şiir, çok şiir. Biraz göl, biraz mekan. En çok İstanbul. Beş saat ötede bir Yunan kasabası. Mavi bir otel, pastel bir sokak, simit kokulu bir fırın. Bir ağaç ve bir bank. Her şeye başlama noktası.

Kasabaların bir başlama noktası olmalı, hislerimi ortaya koyabileceğim mekanları.

Sefilliğimi tanımladığım anlar da yaşamalıyım. Komik hallerim de oluyor, büyümek istemediğim günlerim. Beceremediğim ilişkiler, gidemediğim şehirler, uğramadığım iklimler...

Sakin kasabalar ve eski arabalar pastel duygular için var.

Her şey şubat yüzünden. Bütün ayları yoldan çıkarıyor. Böyle başlıyor her yana varışlar. Yavaş eriyor buzlarım, hep sana oluyor ayılmalarım. Kışım, baharım, yazım. Bir güz kasabasından ayrılıp adaya varışım. İstanbul; bebek, yağmurda ıslanışım.

Paloroid bir foroğrafla başlıyor zamanlar. Yavaşça beliriyorlar ardımdan. Yumuşak, silik, zararsız aşınmalar.

Gazeteler okuyorum. Sinemalar, sıcak şarap. Kadıköy. Herkes evlerine çekiliyor.. Sadece bir kedi miyavlıyor. İyi akşamlar…

Aynı şarkı başlıyor. Kaset mi plak mı belli değil. Biraz yüzün var, biraz Portofino.

Promesse çalıyor, başrolde Zingarina… Biraz Bükreş, biraz Transilvanya…

Biraz daha çorba. Akdeniz sıcaklığıma yoksul bir armağan. Bir kaç nata; Akdeniz varsıllığıma uzaklardan katılan.

Sihir yapabilirim, sahneye elimi uzatabilirim.

Biraz ayart beni; yine o kasabaya gidelim.

Üsküdar’da yağmuru göreyim, Kuzguncuk’ta kurabiye yiyeyim; aşkı bileyim, şiirlerden dilek seçeyim.

Beşiktaş’a geçerken Kızkulesi’ni göreyim.

Seni düşünüp özgürleşeyim.

Gelsen de gelmesen de, bilsen de bilmesen de…

Caddede dikileyim ve çok yerden geçeyim.

Apaçık bir Taksim, apaçık bir İstiklal. Apaçık bir ten.

Aşktır tek elimden gelen… Aşktır tek elimden gelen… Aşktır tek elimden gelen…