Slavya kahvesinde dostum Tavfer’le
Viltava suyuna karşı oturup
Tatlı tatlı yarenliği severim.
Hele sabahları hele baharda.
Hele sabahları hele baharda
Konuşurken dalar dalar gideriz,
Bir yitirir, bir buluruz birbirimizi
Hele sabahları hele baharda…
Aklımda tüm şiirleriyle Nazım…
Aklımda tüm geceleriyle Prag…
Kafka’nın yakasını bırakmayan şehir.
Senin olduğun şehirleri de seviyorum. Cafe Marly’de seninle oturabilirim. Aydınlık düşler sanattan başlıyorsa başlasın. Pedro Almodovar yeni filmlere başlasın. Başladığımız duygular da şehirlere yakışsın. Aşk için bize biraz Paris lazım, aşk için bize biraz Prag lazım…
Aşk için bize biraz yağmur lazım…
Phantom Thread’dan bir replik aşkı anlatabilir. Terziler kumaş keser, aşkı kadınlar biçimlendirir. Aşka mecburiyet varsa Polente’de gün kızıl renklidir… -Ada şarabı ekşidir…-
Hayat güzel geçmelidir. Fransızların söylediği gibi “un petit plaisir…”
Biraz daha sanat, biraz daha evrim, biraz daha şehir…
Biraz daha lungo, biraz daha long black, biraz daha nehir… Elwira Brüksel’deki bir sestir ve Grand Place Paris’e bir buçuk saat ötededir.
Aşkın siyasete yakınlığı sistemi reddindendir. Eliza düzeni değiştirebilir ve filmin bitiş müziğinde başlangıçlar gizlidir.…
Bu aralar Orta Avrupa kahve ve demokrasi için müsaittir. Ama Kavala’da bir bar var ve otuz mililitre Campari güneşin kendisidir. Ortama savrulan bir Quentin Bisch imzası duyguları ateşleyebilir. Seni daha çok sevebilirim.
Bir filmden sonra Cluj’u merak etmeyi sürdürebilirim… Bir filmden sonra başka başka şehirler özleyebilirim.
Sokaklara şair ve şiir isimleri verebilirim.
Birkaç kadeh kuntra içmeyebilirim… Adayı özleyebilirim…
Fête de la musique için Paris’e yetişebilirim…
Aklımda tüm kafeleriyle bir Prag…
Aklımda tüm dizeleriyle Nazım…
Prag şehri yaldızlı bir dumandır.
Viltava suyunun köpüklerine
Martı kuşlarıyla gelir İstanbul.
Lejyonerler köprüsüne gidelim Tavfer,
Martı kuşlarına ekmek verelim.
Cafe Slavia’da randevum var.
Nazım Hikmet’ten bir şiir okuyup döneceğim…
