Ocak ayında Paris bir yeni yıl armağanıdır. Orly Havalimanı’na indiğimde ocak ayının ortalarıydı. Elimde Hamingway kitabı, aklımda Attila İlhan dizeleri vardı. Soğuk hava Paris’e yakışmıştı. Anlamıştım, bu şehirde kendimi arayacaktım.
Sain Germain’de bir otel var. Otelde aynalar ve eski zamanlardan ışıklar. Otelin insanlarını sevdim ve odaların elektrik düğmeleri sanki eski zamanlardan kalmaydılar... Çantamdaki IMCO çakmağım ve bir parça tütünle yağmura da hazırdım. Hotel du Savoir’a girdim çıktım. Hotel Belloy’da Fransız peynirlerinin, (özellikle Brie peynirinin) ve harika kruvasanların zevkine vardım. Sonra bulvardaydım.
Bulvarda yürürken Pierre Herme’den gül tadında (yani ispahan) bir makaron tadıp sonra Cafe de Flore’ye varmak aşkla sanatı karıştıran bir şey. Jean Paul Sartre’a ve Picasso’ya bin selam. Cafe de Flore’nin menüsünün başında “les chemins de la liberte” yazıyor. Baileys’li espresso fincanımı az sonra yanacak olan sokak lambalarına ve özgürlüğün yollarına kadırıyorum. Karşıdaki Les Deux Magots oturduğum mekanın yoldaşı olmalı. Yürüdükçe Eyfel’e yaklaşıyorum.
Eyfel’in gece parıldayan ışıkları bir hayal gibi. Kuleye yaklaştıkça yılların büyüsü çözülüyor. Seine Nehri şiir gibi akıyor ve geceye karışıyor. Gecenin içindeki insanları seviyorum.
Eyfel tepeden büyüleyici görünüyor, bir Croque Monsiur ile açlığımı yatıştırıyorum, çok meşhur Carette’de yerimi üç kez değişirip kremalı sıcak çikolata içiyorum… Saat gece yarısına yaklaşıyor.
Bu şehirde “en iyi” kruvasanı yemek gibi bir kaygısı oluyor insanın. Sokaktaki pazarın meyveleri fırının tam karşısında. Bir ısırık kruvasan, bir yudum kahve… Bir yandan da Galette des Rois turtasının peşine düşüyorum. Hisler sarmaş dolaş, sabah saatleri yeni ve duru öyküler başlatıyor.
Ara sıra yağmur ve şiir yağıyor. Gözlerim buvarda “Ricardo’yu ve çiçekçi kızı” arıyor. Köşe başlarında olmayı seviyorum. Yanımdan sürekli bisiklet sürenler ve koşucular geçiyor…
Gündüzleri kahve, geceleri sıcak şarap içiyorum.
Gecelerin ikincisinde Notre Dame Katedrali’nin önünden geçiyorum.
Orsay’da Gauguin’e, Monet’e, Manet’e, Courbet’e, Van Googh’a, Degas’a, Renoir’e, Cezanne’e rastlıyorum… Kadınlar, nilüferler, çiçekler, dansçılar ve acayip hayatlar. Sonsuz hikayeler, tutku dolu renkler, karışık duygular. Giverny’de Monet’in evi var.
Cafe des Musees’te Bir grog içiyorum. İnsanları gözlüyorum. Attila İlhan’ın “gözlerini bir grog kadehinde unuttum…” sözüne hayran oluyorum… Müzeye karşı sıcak bir romdan aşk çıkarıyorum.
Louvre : Mona Lisa, ah Mona Lisa ! Burada Mona Lisa’ya istediğim kadar yaklaşamıyorum. Uzaktan dakikalarca bakıyorum. Bir ay müzede yaşasam belki çok şey anlarım ama bir günde Louvre’u anlamayı beklemiyorum. 3-5 eserin peşinden gidiyorum, Delacroix’in “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosunu da görüyorum. Müzenin içinde olmak, tüm eserlerin ortak havasını duyumsamak tarifsiz bir şey. Müzedeki Oturan Katip sanki tüm müzeyi yönetiyormuş gibi hissediyorum.
Müzede bir kahve ve yarım sandviç kalbime çok iyi geliyor. Sonrasında bir macaron rüyası için L’adure’e uğruyorum.
Bir metroda çektirdiğimiz sepya fotoğraf koşuşmalarımızın kanıtı oluyor. Metrolarda gözüm hep bir film arıyor. Gaspar Noe’den ilham aldığım bir adaletle yürüyorum. Metrolarda hep adaletle yol alıyorum. Bir navigo kart bir yerlere varmaların çözümü oluyor. 63 numaralı otobüs; Cluny ve Assemblee National durakları hafızama yazılıyor. Yürüdüğüm zamanlardan birinde Kavala’daki 30 bin adım rekorumu Paris’te 32 bine taşıyorum. Paris’i bir film gibi izliyorum.
Şehri gezerken fonda ZAZ’ın “Je Veux” şarkısı varmış gibi yürüyorum. Yürürken Isabelle elimi tutacakmış gibi hissediyorum. Cedric Grolet’te şovunu hissettiğim bir tatlının zevkine varıyorum. Cafe Kitsune’de bir kahve içiyorum. Sen Nehri kenarındaki sandıkların hikayesini merak ediyorum. Champ Elyesee’i baştan başa yürüyorum. Caddenin başında bir krep yiyorum, caddenin sonunda zafer takını görüyorum. Bazen Fransızca konuşuyorum, bazen susuyorum. Bir marketin pizzasıyla doymuşluğum ve Trocadéro meydanında Eyfel’e bakarak soğan çobası içmişliğim aklıma geliyor, Champ Elyesee caddesindeki Louis Vuitton oteli ironik biçimde dünyanın sefaletini vurguluyor. Cafe De Flore’nin üst katındaki bir reverans aklıma takılıyor. Paris’te kafe önlerinden sokağa bakmalar bitmiyor. Bu şehirde kimse kırmızı ışıkta beklemiyor. Lena köprüsünden Eyfel’e bakmışlığım sokak şarkılarının, ışıkların ve aşkların tanıklığını taşıyor. Paris’te yaman çelişkiler kol gezse de Paris bunun üstesinden geliyor.
Makron’un çıkışı ve makaronlar aynı zamana denk geliyor.. Lüks zerafet ve sosyalizm bir arada. Art de vivre denilen yaşama sanatı “…hayat hızlı olmak zorunda değil, güzel olmak zorunda…” anlamını taşıyor. Fransızların yaşama sanatı dedikleri şey fikirlerimle örtüşüyor. Fransızlar bunu çok seviyor ve böylelikle kendime rastlıyorum.
Son sabaha da kruvasanla başlıyorum, Lüksemburg Bahçesi harika gözüküyor. Laduree’e ikinci uğrayışımda da zerafeti duyumsuyorum. Laduree yeşili sokağa yakışıyor. Paris’i ve sanatını selamlıyorum.
Moulin Rouge, Angelina, Gosselin, 6 numaralı otobüs, başka kruvasancılar ve başka oteller, Galeries Lafayette, şehir gezisi, Liberation Gazetesi, Paul Eluard, Ahmet Kaya, Giverny Köyü, şaraplar, biralar, “rom-negrita”, sokaklar, betit beurre bisküviler, daha çok romantizm ve Au Vieux Chatelet’te Attila İlhan’dan okuyacağım dizeler başka bir sefer için aklımda kalıyor.
Tüm bunlarda bana güzel bir kız rehberlik ediyor.
Evime ve odama döndüğümde duvarıma Mavi Dansçıları asıyorum. Degas’la bir fotoğrafım var. Grog için rom almayı planlıyorum. Yüz seksen yedi mililitre Bordeaux şarabı çabucak bitiyor. Emily İn Paris görüntüleri hikayeme katılıyor.
Emily ile yolumuz Cafe de Flore’de kesişiyor. Diziyi izlerken Paris görüntüleri beni mutlu ediyor. Fransızca şarkılar dinliyorum… Paul Eluard ve Sartre’dan “özgürlük” sözleri okuyorum, cebimde Germinal’den sözler taşıyorum… Bir Gauloises sigarası yakıyorum. Bu yazıya başlıyorum, yavaşlıyorum.
“hele paris’in gökleri aklımı başımdan alıyor”
Sen Nehri aklımdan çıkmıyor…
Paris’te en çok kendime rastlıyorum, Paris’te kendimi buluyorum…









