Siyah beyaz bir fotoğraf… Tuğrul ve Nükhet Bozkurt’un arşivinden tarayıp dijital arşivime aldığım fotoğraflardan biri...
Arkasındaki yazıdan anlaşıldığı kadarıyla, yıl 1976, günlerden 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı…
Yer, Biga Okul Sokak’taki Dumlupınar İlkokulu’nun üst katına çıkan merdivenlerin başı…
Ben herhalde beşinci sınıftayım ve ilkokulda katıldığım son bayramda mezuniyet heyecanı yaşıyorum…
Birkaç öğretmen ve öğrenci kameraya gülümsüyor…
Hemen herkesi tanıyorum, ama bazılarının ismini hatırlayamıyorum. Aydoğan Ünver’den aldığım yardımla ayaktakileri sıralıyorum: Tuğrul Bozkurt Hocamızın eşi Nükhet Bozkurt, bir 10 Kasım’da Atatürk hakkında anısını dinlediğimiz Mükerrem Hocahanım, okulun müdürü Raif Tutkun, Köy Enstitülü (iğneci) Tahir Yalman, eşi Melahat Yalman, Mine Hocahanım(Doğan), öğretmen Ali Sezen, mahallemizin her daim dinç, koşar adım yürüyen, sportif öğretmeni Hikmet Tahtakoparan…
Çocuklar “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” kompozisyonu için giyinmişler. Yedi Cüceler’denbiri sırra kadem basmış ve kalan altısı takma sakalları nedeniyle tanınmıyor ama Pamuk Prenses, Tahir ve Melahat Yalman’ın kızı Canan…
Ve gördüğüm Dumlupınar Okulu fotoğraflarının bazısında olduğu gibi, kadraja sızmış, görünüveren iki gizli kahraman: Mustafa ve Sabriye Dizman… Okulumuzun hizmetlileri… O zamanlar hademe denirdi. Hizmet eden anlamındaki hadimin çoğulu, hademe… Bu fotoğrafta Hikmet Hoca’nın arkasındalar…
İkisi de sessizce işlerini yapardı… Yerleri süpürür, gerektiğinde mazotlar, sabah erken sobaları yakar, akşam küllerini atar, duvarları boyar, camları siler, çatıyı aktarır, bahçedeki havuzu dolduran ve saksılardan taşan çiçeklere bakar, ekmek ve süt dağıtır, azgın çocukların dağıttıkları yangın istasyonunu düzenler, tuvaletleri temizler, hiç durmadan çalışırlardı. Anılarımı yokluyorum, ikisinden birini bile bir sandalyede otururken gördüğümü hatırlayamıyorum.
Mustafa Amca hep ciddiydi, Sabriye Teyze hep mütebessim. Bu fotoğrafta da öyleler: Mustafa Dizman, kadrajın dışındaki bir noktaya gözlerini dikmiş, kim bilir hangi sorunun başına ne cesamette bir iş açacağından endişelenmiş gibi bakıyor. Fotoğraf çekildiğinin bile farkında değil… Sabriye Dizman, iyimserliği ruhunun her zerresine işlemişçesine, kameraya tebessüm ediyor…
Okuldaki yerleri bu fotoğraftaki gibiydi; sessiz, kenarda ve arka planda… Ama biz öğrencilerin zihnindeki yerleri çok farklıydı… Çünkü her yaptıkları biz öğrenciler içindi ve biz bunu idrak etmesek de seziyorduk. Mustafa Dizman benim için en korktuğum öğretmenden daha büyük bir otorite figürüydü. Sabriye Dizman ise okuldaki şefkat simgesi…
Mustafa Amca ile yetişkinliğimde bir ilişkim olmadı, babam gibi o da erken öldü. Oğulları, arkadaşım İbrahim ile Biga çalışmalarına başladığımızda Sabriye Hanım ile birkaç belgeselçekimi yaptık, masalcı olduğunu öğrendim, dinledim, gelini Muteber’le ilişkilerine tanık olup ikisini de takdir ettim…
Son zamanlarda sağlığı iyice bozulmuştu… Yoğun bakımda zor dönemler geçirdi… Sonunda dün arkadaşımız Dr. Ahmet Zeren’in telefonuyla rahmete kavuştuğunu öğrendim…
Mazot kokan ahşap yer döşemesi, koyu kavuniçi duvarları, merdivenli sokak tarafındaki tuvaletleri, her zaman kireç boyalı ağaçları, mini bir bahçe içindeki meteoroloji istasyonu, temsiller, konserler hatta ortasına konmuş siyah beyaz bir televizyondan İsmet İnönü’nün cenaze merasimini izlediğimiz sahnesi, geceleri arzı endam eden ve çocukların kâbuslarınasızan aksakallı dedesi, sıcak sobaya yapışmış önlük ve silgi kokan, tebeşir tozu bulutları uçuşan sınıfları, Abdurrahman öğretmenin mandolini eşliğinde söylediğimiz marşlarıyla Dumlupınar İlkokulu’ndan sadece hatıralarda kalanlara Sabriye Hanım da katıldı.
Mekânı cennet olsun…

